Char to Int Conversion in C

The programming thing has a lot of tricks and as a programmer, I like them very very much.

The latest trick that i have come across is converting a char digit to its integer value.

As you know, if you write something like this:

char num[11] = "0123456789";
int s = (int)num[0];
printf("%d\n",s);

It will not print 0, but instead it will print the ASCII value of ’0′.

While looking for a quick solution, I have seen this perfect trick at stackoverflow:

char num[11] = "0123456789";
int s = num[0] - '0';
printf("%d\n",s);

Since all the digits are consecutive at the ASCII Table, -supposing all the elements are digits- substracting the ASCII value of ’0′ from that digit’s ASCII value gives you the correct integer value of the digit.

All that I can say is: FASCINATING!

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags: , ,

Comments (1)

Sansür Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Uzun zamandır yazı yazmayan ben, sessizliğimi önemli bir olay için bozuyorum. Aslında tam olarak yazı yazacağım söylenemez, çünkü kendi düşüncelerime yer vermeyeceğim. Sadece bazı karışıklıkları gidermek amacıyla okumanız gerektiğini düşündüğüm yazıları söyleyeceğim.

Öncelikle “vergi” sebebiyle kapatılan youtube hakkında yazılmış bir yazı var. “Ama youtube da vergi vermiyor yeaaa” demeden önce okunması gerekiyor. Kendisi burda.

Ayrıca pek çoğumuzun yanlış bildiği bir şey var -ben de öğreneli çok olmadı-: Google’ın Türkiye ofisi bulunmakta. Kendisi google’ın diğer pek çok ülkedeki ofisleri gibi aracı görev görmekteymiş. Üstte verdiğim yazıda bunu güzelce açıklamışlar. Bunu takiben bir de google avukatlarının açıklaması var, isteyenler onu da burdan okuyabilir.

Unutmayalım ki sansüre karşı olan bizlerin derdi “youtube” değil. Bizim derdimiz “sansür”. Geçtiğimiz cumartesi Kadir Has Üniversitesi’nde çok güzel bir toplantı gerçekleştirildi, internetten de canlı yayınlandı. Bu gibi şeylere katılmadan ya da bunları izlemeden atıp tutmak çok kolay. Amaç sadece youtube’un tekrar açılması değil, şu anda erişilemeyen binlerce sitenin tekrar erişilebilir gelmesidir. Daha söylenecek çok şey olsa da, kendi fikirlerimi yazmamakta kararlıyım.

Sansüre karşı durmak isteyenler için şöyle bir şey de var:  Sansürsüzİnternet. Bir şeyler yapmak isteyenler bu bildiriyi imzalayabilir, mail grubuna katılıp sonraki adımlarda yer alabilir.

Aydınlık günler dilerim.

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags: , ,

Leave a Comment

Kick-Ass

Pure awesomeness!!! Karakterleriyle, müzikleriyle, dialoglarıyla… Tamamiyle harika olmuş. 2 saat boyunca ağzım ve gözlerim açık, gülerek ve “what da” şeklinde izledim. Sinemalara gelince tekrar giderim.

Söylemem gereken şey ise, filmi sorgulamadan izleyin. Sadece izleyin ve keyif almaya bakın. İşte o zaman film kusursuz oluyor.

“Show is over mother fuckers!”

ps: Hit-Girl adamı pedofili yapar.

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags:

Leave a Comment

“Esinlenmek”

Bundan bir süre önce, aileyle birlikte yemek yerken TVde çalan şarkıya “ben bunu biliyorum ki, oha bu şarkıyı kim çalıyor burda” diye bir tepki vermiştim. Sonra TV’ye bakınca gördüm ki benim bildiğim şarkı değilmiş çalan. Kenan Doğulu arkadaşımız yeni şarkısında, -sanırım- benim bildiğim şarkıdan esinlenmiş.

Geç olsun güç olmasın diyerek, şu an konu tekrar açılınca, blog’a da koyayım burda da olsun istedim.

Bu pek güzel The Animals parçamız:

Bu da Kenan Doğulu’nun parçası:

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags: , ,

Leave a Comment

Supernatural s05e21

Acikcasi bastan soylemekte fayda var, bolum hakkinda pek konusmayacagim. Zaten -bence- supernatural icin bile ust duzey bir bolumdu. Bastan sona soluksuz izlenebilen, bir sahnede cok sasirtan ve sevindiren, bir sahnede de gulmekten olduren degisik bir bolum olmus. Ama asil bir sahne var ki, gercekten su ana kadar gordugum en ama en iyi giris sahnesi. Mahserin dort atlisindan “Death” karakterinin oyle bir girisi var ki, arabasiyla, fonda calan muzigiyle, giyimiyle, hareketleriyle her seyiyle insanin icini urperten bir aura saciyor etrafa. Fascinating diyebiliyorum sadece.

Bahsi gecen sahne:

Bu arada, bahsi gecen sarki surdan indirilebilir:

http://www.mediafire.com/?jyrwwywmxfm

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags: , ,

Leave a Comment

How to Get Noticed by Google

Self explaining headline explaines it all.

Two engineers from google answer the question.

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags: , ,

Leave a Comment

Linux’ta Komut Penceresi, Konsol ve Ona Benzer Şeyler Hadisesi

Cok uzun zamandir aklimda olup da, buraya koymaya bir turlu firsat bulamadigim bir yaziyi koymak istiyorum. Yazi gercekten cok ama cok guzel. Konusu ise kisaca isletim sistemlerini cok guzel bir benzetme kullanarak karsilastirirken linuxtaki konsolun yararlarini anlatmak.

Bu orijinal yazinin sahibi ozgurlukicin forumundan “mu1″. Yazinin orijinaline surdan ulasabilirsiniz: http://www.ozgurlukicin.com/forum/nasil/13894/?page=1

Linux kullanmaya Windows’tan geçenlerin en canını sıkan şeylerden birisi, ikide bir komut penceresi ve ille de Konsol diye bir şey kullanma gereksinimidir. Oraya buraya tıklayıp işini görmek dururken ilkel görünüşlü bir şeye karışık ve anlamsız şeyler yazmak, sistemin yazdıklarını beğenmemesi, çoğu komutun sonunda sistemin hiç bir şey söylemeden öylece beklemesi gibi şeyler canlarını sıkar. Arada bir “buna yetkiniz yok, root diye bir şey olmanız gerekiyor, ama root olmak ta hiç iyi bişi değildir” türü uyarılar da alınca iyice ayar olurlar. Hele ki bir Linux ortamında zor bela alıştıkları komutlar var da onları bir diğerinde bulamazlarsa hepten gına gelir. Nedir bu çile?

Şimdi, konsolu filan bir tarafa bırakıp, yemeğe gittiğimizi varsayalım.

Diyelim ki amatör aşçıyız ve bol yıldızlı bir otelin restoranına müşteri olarak gittik. Girdiğimiz yerde şık bir dekorasyon, jilet gibi düzenlenmiş masalar, kibar garsonlar ve ışıltılı bir atmosfer olacaktır. Yemeğimizi sipariş ettik ve geldi. Baktık ki yemek iyi hoş olmuş, sunum güzel, lezzeti de fena değil ama yine de tam istediğimiz gibi değil. Örneğin, biz yemekteki soğanı standart haliyle değil de başka şekilde hazırlansın istiyoruz. İşi de biliyoruz ya, tutturduk aşçıyla konuşacağız diye.

Bu restoranda, garsonu yemekten anladığımıza ikna edebilirsek bizi şefle görüştürmeye yanaşır ve bizi mutfağa alır. Mutfağa girince de iki şey olur.

Önce ortamın değiştiğini farkederiz. Burada süslü masalar ve yumuşak ışıklandırma yerine, belli bir düzende koşuşturan personel, sıraya sokulmuş malzeme, yıkama, pişirme vs. aletleri ve endüstriyel ışıklandırma görürüz. Çünkü burada amaç hızla yemek hazırlamak, aynı anda birkaç siparişin hazırlanıp aksamadan masalara gitmesini sağlamak, artıkları hızla yok etmek ve malzeme firesini en azda tutmaktır, işin süs kısmı dışarıdadır. Aşçılar birbirleriyle konuşurken kısa cümleler ve yanlış anlamaya olanak vermeyen bir mesleki terminoloji kullanırlar. Dışarıdan bakan biri yemek mi hazırlıyorlar cepheye mühimmat mı hazırlıyorlar anlamayabilir.

Mutfağa girdiğimizde olan ikinci şey, çalışanların bize “hoop hemşerim, sen müşterisin buraya girmemen lazım, bişey devirip elini filan yakarsın burda, derdin ne?” bakışıyla bize bakmasıdır. Biz de usulünce (yetkili kullanıcı şifresi girerek) sıradan müşteri olmadığımızı, yemek işinden anladığımızı, ortalığı dağıtmaya gelmediğimizi, yemeğin sunulan halinden başka ilave şeyler de istediğimizi izah ederiz. İçeride bir şeyler devirip yangın çıkarmayacağımıza (yetkili kullanıcıyız ya) ikna oldukları zaman, bizi yemeği yapan aşçıyla görüştürmeye razı olurlar.

Aşçıyla konuşurken, onun mesleki dilden konuşmamız gerekir, yoksa ince ayrıntılarda anlaşamayabiliriz. Neyse ki biz de aşçıyız ve dil konusunda bir sorunumuz yok. İstediğimiz standart dışı değişikliği en ince ayrıntısına kadar tarif edip tam olarak tanımlayabiliriz.

Bazı durumlarda, “bu tatlıya altın tozu da serpin, bu mantarlar yerine de Vezüv dağı eteklerinde yetişen şu türden mantarları kullanın” gibi enteresan isteklerimiz olur. O zaman da bize “biz o kadarını bilmeyiz, şef bilir” derler. Şef meşgul bir kişidir, onunla öyle her babayiğit konuşamaz. (onunla konuşmak için ‘root’ şifresi gerekir). Eğer bu engeli de aşarsak, o zaman şefe derdimizi anlatıp, fırın ve ocakların ısısıyla filan da oynayıp iyice standart dışı, ama tastamam istediğimiz gibi bir yemek hazırlatabiliriz.

Bütün bunları restoran kısmındaki şık giyimli garsonla süslü masamızdan konuşarak yapamayız.

Eğer bu otelin adı Linux oteli ise, hesabı istediğimiz zaman bizden para pul da almazlar, bu da işi birazcık bilmenin faydasıdır. Bu restoranın hoş bir özelliği de hazır menü dışında, açık büfesinin de olmasıdır. Eğer aşçılıktan az biraz anlıyorsak, oradaki malzemelerden seçip keyfimize göre pişirtebiliriz, ona da para almazlar.

Şimdi bir de, başka bir otelin restoranına bakalım. Bunun adı da Windoze oteller zinciri olsun. Burada da restoran bölümü çok şık, garsonlar şık ve kibar, ortam güzel, ambiyans ta iyi.

Ama bu zincire ait restoranların birkaç farkı var. Öncelikle, yiyip içeceğimizin parasını peşin alıyorlar, karşılığında da yediklerimizi beğenmezsek garsonlar koşuşturup bizi memnun edene kadar uğraşacaklarını taahhüt ediyorlar. Şehrin her tarafında bu restoranlardan var, üstelik taklitleri de çok. Ancak taklit restorana bir kere gitmişsek, yediğimizden zehirlensek bile bir şey yapmıyorlar. Böyle bir durumda asıl restoran da bizi umursamıyor. Yemek tariflerini sır gibi saklıyorlar ve kullandıkları malzemeyi de söylemiyorlar. Adamlar haklı, pahalı bir yatırım yapmışlar ve masrafı çıkarmak zorundalar. Şehirde adım başı bu restoranlardan olduğu için de herkes orayı biliyor ve gidip bir şeyler yiyor. Her şeye rağmen iyi kazanıyorlar yani.

Bu restoranın başka bir özelliği, profesyonel aşçı bile olsak, eninde sonunda müşteri olduğumuz için bizi hiç mutfağa sokmamaları. Her şeyi restoran kısmında garsonlarla halletmek zorundayız. Çok çok, mutfaklarında bir ön büro var, eğer bilinçli müşteri olduğumuza inanırlarsa (administrator kartvizitimiz varsa) oraya alıp derdimizi dinliyorlar. Ama ön büroda yapabileceklerimiz çok sınırlı, derdimizi ayrıntısıyla anlatabileceğimiz, anlatmak istesek te bizi anlayabilecek eleman yok. Zaten bu restoran zinciri, profesyonel aşçıları değil, sadece konforlu bir ortamda menüde ne varsa onu yemek isteyen müşterileri hedef kitle olarak benimsemiş. Servis çok ağır da olsa rahatlığı ön planda tutan müşteriler bundan pek yakınmıyor.

Bu restoranın diğer bir özelliği de, “nasıl olsa bize profesyonel aşçılar yemek yemeğe gelmiyor” diye hijyen ve korumaya pek önem vermemesi. Parası olan herkes girsin diye de her tarafında kapı ve ardına kadar açık pencereler var. Bu yüzden yemek işinden biraz anlayan kötü niyetliler zaman zaman içeri dalıp malzemeye zehirli maddeler katabiliyor. Yapısal güvenlik önceden düşünülmediği için de restoranın buna karşı tek önlemi, yabancı daha önce hangi kapıdan girmişse o kapıyı kapatmak, ya da bozulma olasılığı olan yemeği menüden çıkartmak. Bu çoğu zaman müşterilere de zorluk yaratıyor, ama yapılabilecek başka bir şey yok. İsteyen müşteri parayla özel güvenlik elemanı tutabiliyor, ama bu da servisi iyice yavaşlatıyor.

Bu zincirin bir başka sorunu da, en baştan tasarlanırken çok hafif malzemeli yemekler için düşünülmüş olması. Gerçi şimdilerde mutfak inşaatları çok daha sağlam, ama eski yemek tariflerine uyumlu olması için bugün de binaların bazı yerleri birçok zayıflık içeriyor maalesef. Bu yüzden, dışarıdan gelen haydutlar sadece yemekleri zehirlemekle kalmayıp bazen restoranın binasını da çökertebiliyor. O durumlarda çözüm, mutfağı yıkıp yeniden yapmaya kadar gidebiliyor.

Kısacası, Windoze otellerinin restoranlarında işler yolunda gittiği, kimse yemekleri zehirlemeye kalkmadığı, teröristler veya sakar müşteriler binayı çökertmediği ve parayı peşin ödediğimiz sürece şık ve konforlu bir ortamda oturup menüde ne varsa alıp rahat rahat yiyebiliyoruz. Menüde de iyili kötülü pek çok seçenek var, müşterilerin çoğunluğu da bunları yeterli bulup fazlasını istemiyor. Eğer biz fazlasını istersek, sadece nasihat alıyoruz.

Bunların yanında bir de, Mack OZX adlı bir otel zinciri daha var. Burası mimari olarak Linux otelleriyle çok benzeşiyor, ancak müşterisine Windoze otellerinin restoranlarındaki konforu yaşatmaya çalışıyor. Üstelik garson olarak ta seksi görünümlü hanımlar var. Burada, eğer uzman aşçıysanız yine mutfağa girip şefle konuşma şansınız var. Ama bu o kadar fazla gerekmiyor, çünkü buradaki garsonlar Windoze zincirindekinden çok daha becerikli, yemekler konusunda pek çok özel talebimizi leb demeden leblebiyi anlayıp karşılayabiliyorlar. Ama bu restoran oldukça lüks ve pahalı. Kulüp gibi bir fiyatlandırma anlayışları da var; ilk giriş pahalı, sonrası ‘ehven’. Ama çok şık bir yer olduğu için her gidişte başka bir kıyafet giyilmesi gerekiyor, bu da uzun dönemli maliyeti etkiliyor tabii. Zengin işi kısacası…

Şimdi gerçek dünyaya geri dönersek, Linux’daki Konsol emulatörü (veya alışılmış dille komut penceresi) istediğimiz yemeği tam ve eksiksiz olarak ilgilisine tarif edebilmek için girdiğimiz mutfak bölümüdür. Gerçi mutfağa kadar zahmet etmeden de oturduğumuz şık ve rahat masadan kolayca garsona siparişimizi verebiliriz. Ama o zaman menüde ne varsa onlardan birini seçmek ve orada nasıl yapılıyorsa öyle yemek zorundayızdır.

Eğer bir problem yüzünden restoran bölümünü o gün açamamışlarsa, o takdirde otelin arka kapısından geçip mutfağa doğrudan gireriz. Bu arka kapı da sistem konsolu oluyor.

Kısacası, Linux’taki o çirkin görünümlü, zahmetli konsol ve konsol emulatörleri, bize diğer işletim sistemlerinin veremediği esneklik ve sistem kalbine uzanma olanağını sağlıyor. Onların konuştuğu dili birazcık öğrenirsek bize çok çok fazla ek olanak tanırlar. Bu yüzden onları sevelim, itip kakmayalım. Bir gün lazım olabilirler.

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags: ,

Comments (2)

Ben Bugun Cildirdim

Baslik ne kadar da guzel anlatiyor degil mi kendini? Ciddi ciddi bugun kisa sureli bir sinir nobeti yasadim. Anlatayim.

Saat 18.30da yurttan ciktik. Para cekmem gerektigi icin gittim bankamatikteki siraya girdim. Saniyorum ki 18.35 civari ringe binmek icin meydana gelmistim ki, ringe binme sansimi arttirma amaciyla rektorlugun onune gitmeye karar verdim(bilmeyenler icin, ring once rektorlukten geciyor ve orda genelde cok fazla insan biniyor).

Lanet olasi ring gelmedikce benim sinir katsayim da artmaya basladi. Cunku zaten saat olmus 18.40 ve benim 19.00da toplantim var. Bu arada daha yemek yemem gerekiyor. Kendi planlarima gore 18.35 gibi yukarda oluruz, o arada yemegi yerim, en gec de 19.05 gibi toplantiya gecerim seklindeydi. Gelin gorun ki bu planlarin hepsi suya dustu. Cunku gerizekali ring yasli bir profesorumuz icin yolunu degistirmis. Evet yanlis duymadiniz. Ringimiz yolunu degistirmis ve tahmin edersiniz ki, bu yol degistirmenin sonucunda ring rektorlukten gecmeden direk meydana gitmis, arkada kac kisi bekler, bunlar ogrenci midir, isleri var midir, burasi okul mudur kimin umurunda? Aksam o saatte bir tane ringin geziyor olmasinin yani sira, bu ringimiz de sadece ve sadece bir kisi icin yolunu degistirebilme luksune sahip. Iste bu okulun ogrenci temelli politikasi bu sekilde malesef.

Profesor yasli olabilir, yuruyemiyor olabilir, vakit onun icin cok degerli olabilir ama kral gelse arkadaki onlarca kisinin vaktini harcamaya hakki yoktur. Okulun her tarafinda istek vakfi arabalari gezip onlari tasima gorevini ustleniyor zaten. Ringi ozel araba gibi kullanmak da nedir ya? Bu olay yuzunden saat 18.55te cikabildim yukari. Resmen 20 dk ring bekledim. Bu arada zaten benim kayislar atmisti.

Zaman kaybetmemek adina, ring beklerken, aydini arayip benim yemegi soyleyin onu da beklemeyim bari demistim. Yukari ciktim masaya oturdum, zaten rage halindeyim sinirli sinirli bakiniyor ve kimseyle konusmuyorum, bir de bu sinirli halimin uzerine yemegin gelmesi gecikince ben iyice cildirdim. Aslinda cildirdigim sey yemegin gec gelmesi degil, mekanin yaptigi hareketti. Ben bir garsona “isim var, yemek kac dk sora cikicak, ona gore kalkicam” dedigimde eger mekanda biraz olsun etik bir anlayis varsa durustce cevap verir. Adam orda bana 10 dk sora cikicak dese, efendi efendi kalkicam gidicem toplantima ve mekana da hic kizmicam. Fakat simdi sen boyle bir durumda bana “pisti simdi almaya gidiyorum” diyip 10 dk kadar bekletirsen, ben seninle her turlu iliskimi keserim. Zaten bir daha kimse de rossodan bir sey yedirtemez bana.

Tum bu olaylarin neticesinde, yemegimi tatsiz tutsuz bir sekilde 5 dk icinde bitirmeme ragmen toplantiya 20 dk gec kalmis oldum. Bu olaydaki katkilarindan dolayi ringe ve garsona basta olmak uzere herkese tesekkur ederim.

Gelmek istedigim nokta ise, boyle ufacik seyler buyudukce buyuyor bende iste. Bu kadar basit seylerin bu kadar karmasiklasmasi ve sorun haline gelmesi beni gercekten sasirtiyor. Cuvaldizi kendime batiriyorum, cok sorunsuz bir insan degilim ama gene de soyle bir dusununce cok da haksiz sayilmam gibi geliyor. Uzun lafin kisasi, bu kadar ufak seyler bile cileden cikartabiliyor beni, katlanilmaz hale geliyor. Umarim en kisa surede “gormezden gelme” olayini ogrenirim.

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Leave a Comment

Trine

Bu haftasonu fazlaca sikilmam sebebiyle girdigim “ne yapsam” arayisimin sonucunda oyun oynamaya karar verdim. Arsivimdeki oyunlara goz atip, onlardan birini oynanamamaya karar verdikten sonra girdigim arayista buldugum en iyi secenek Trine idi. Oturdum basladim Trine’i oynamaya.

Oncelikle oyunun turunu soyleyeyim: Adventure/RPG karisimi bir platform oyunu. Evet, oyunumuz bir platform oyunu olmakla beraber icinde rpg ogeleri falan da barindirmakta.

Oyunumuzun  konusu ise, birbirine hapsolmus uc kahramanin ruhlarini ozgur kilma mucadelesi. Hikaye ilk baslarda guzel gibi gozukse de, sonradan iyice siradanlasiyor. Orjinallikten uzak bir hikayesi var.

Oyunun mekanlari harika tasarlanmis. Gercekten oyun hakkindaki en guzel sey mekanlar. Girdiginiz her yer biraz daha buyuluyor sizi. Oynanis konusunda ise oyun gayet iyi. Zorlanmadan alisiyorsunuz ve hicbir karmasiklik yok.

Oyunda bir buyucu, bir hirsiz ve bir savasciyi kontrol ediyoruz. Buyucuyu combatta cok kullanmiyoruz. Kendisinin conjure gibi yetenekleri var ve bunlar bizim bulmacalari cozmemize yardimci oluyor. Hirsizimiz ranged combat karakterimiz oluyor. Ayrica ipi sayesinde pek cok zorlu engelleri asabiliyorsunuz. Savascimiz ise melee combat karakterimiz. Ben en cok bu karakterle oynadim sanirim. Combatta cok etkili ve tabii ki isin platform becerisi kisminda cok az is dusuyor bu karaktere.

RPG ogelerinden de biraz bahsedeyim. Oyundaki yesil vazomsu seyleri toplayarak XP kazaniyorsunuz. Her 50 XP’de bir level aliyorsunuz ve uc karaktere de 1 skill point kazandiriyorsunuz. Karakterlerimizin 3er skilli var ve bunlari chestlerden buluyoruz(evet scroll mantigi gibi). Ayrica chestlerden cesitli itemlar da cikiyor. Her ne kadar kisitli da olsa, bu itemlar ve skill pointler sayesinde karakterlerimizi kafamiza gore insa etmemiz mumkun. Fakat sonucta bu bir platform oyunu ve RPG ogelerinden cok fazla sey beklemeyin.

Oyunun oynanis suresi cok kisa. Oyunu kurdugum gun bitirdim. Bu arada oyunu medium zorluk seviyesinde bitirdim. Yalniz bahsetmek istedigim bir sey var. Oyunun son bolumu gercekten gereksiz zor olmus. Oyun genel olarak kolay bir oyun olsa da, gelistiriciler sanirim “ya bu oyun kolay oldu bir ayar cekelim” diyip tum zorlugu son bolume tasimislar. Cok cabalayip beceremeyen ben, en sonunda son bolumu easy modda oynayarak care buldum bu soruna. Easy modda bile kolay degil son bolum.

Sonuc: Guzel mekanlar, rahat oynanis, kisa oyun suresi, hic zor olmayan bulmacalar, ucundan rpg ogeleri ve gereksiz derecede zor olan final bolumu. Coook sikilip ne yapacaginiza karar veremiyorsaniz, en son umut olarak Trine’i kullanabilirsiniz. Onun haricinde, onerdigim bir oyun degil malesef.

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags: , , ,

Leave a Comment

Believe Me, There is Nothing Good About Hospitals

Efendim merhabalar. Bugun hem annemin hem de benim bazi saglik sikayetlerimiz olmasi sebebiyle hastaneye gittik. Ve bir kez daha anladim ki hastanelerden gercekten nefret ediyorum.

Seruvenimiz sabah saat 10 sularinda uyanmam ile basladi. Gece 3 gibi yatan bunye bu uyanisa dirense de, esek gibi kalktim. Kahvalti falan filan derken saat 11.15 civari hastanedeydik. Hastaneye gidene kadar trafikte kafayi yemis olan ben, hastanede iyice kafayi yedim acikcasi. Burokrasi falan bunlar cok cirkin seyler ve keske bunlar gerekli olmasa.

Hastaneye girip kayit falan yaptirdiktan sonra doktorlarin yanina gittik. Ilk olarak kulak burun bogaz uzmanina gittim. Banyodan sonra kulagimda rahatsizlik oldugunu soyledim. “Otur bakalim” dedi ve bana teknolojinin harikaliklarini gosterdi. Kulagima, burnuma falan o kamerayi sokup ekrandan gormemi sagladi. Paranoyamin sebepsiz oldugunu ve kulagimin son derece temiz oldugunu kendi gozlerimle gordum valla. Gene de bir ses testi yaptiralim dedi gittik onu da yaptirdik. Kulaklarim iyi duyuyormus ama bir seyi duymada sorunum varmis. Kulaklik takip takmadigimi sordular, cevap olarak “valla pc basinda surekli kulaklik kullaniyorum” diyince guzelce uyardilar beni. Artik kulakligi oyun oynamadigim surece kullanmicam. Doktor ozellikle uyardi cunku. Ama kotu haberler burundan geldi. Yillar yili diyorum ben burnumdan nefes alamiyorum diye de, bu kadar kotu oldugunu bilmiyordum. Doktor bile panik oldu ameliyati yaptir artik falan dedi. Bildigim burnumun icinde bosluk yok yahu. Cok fenaydi. Yazin ameliyat yollari gozukuyor artik.

Ikinci olarak da belimdeki agri icin fizyoterapiste gittim. Bir iki yuru yat kalk falan yaptirdiktan sonra bir sorun yok ama MR cektir bi bakalim dedi. Yusuf yusuf bir sekilde -3. kata indim ve o gerizekali aletin icine girdim. Ben house’taki gibi soymalarini falan bekliodum ama bildigin kotla girdim. Dugmeler falan da firlamadi valla, House’ta adamin dovmesi bile cikmaya meyilleniyordu :p MR cok cirkin bir aletmis yalniz onu gordum. Basimi agritti nalet sey o nasil bir gurultudur ya. Manyetik alani etkilemiyecek bir maddeden yapilma kulaklik falan neden verilmiyor hastalara anlayamadim. Bos bir zamanimda oturup bakicam buna. Cidden gurultu cok rahatsiz edici. MR sonucumda da cok ciddi bir sey cikmadi ama doktor agir yuk kaldirmayi yasakladi. Ayrica formumu korumam gerekiyormus kilo almamaliymisim. Bu bahaneyle hem spora baslamayi hem de sekeri azaltmayi dusunuyorum. Hadi bakalim.

Uzun lafin kisasi butun gunum hastenede gecti. Umarim uzun bir sure daha yolum dusmez. Ortalikta gezen hasta insanlar, hep bir kosusturmaca, hep bir ordan oraya gondermece ve en kotusu KOKUSU beni hayattan soguttu resmen. Akli olan doktor olmaz bence. Muhtemelen tip’in puanlarinin yuksek olmasi da OSS kascam diye akil sagligini yitirenlerin bolca tercih etmesi. Evet bugun bu yargiya vardim. Cunku akli olan kimse ne hasta insanlarla ugrasmak ister(bilakis akli olan kimse insanlarla ugrasmak istemez, hastayi gectim) ne de o kokuya, o kosusturmaya dayanabilir. Bana uzak, muayenelerine yakin olsunlar.

Ha yalniz gittigimiz hastanede stajyer hemsilere vardi saglik yuksek okulundan sanirim. Onlara, doktorlarin yaninda kayit yapan bayanlara ve bazi hemsirelere cok tesekkur ediyorum, gozumu acmak icin sebep verdiklerinden dolayi.(hahahahah)

Hoscakalin.

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags: , ,

Leave a Comment