The Blind Side

Bazı filmler vardır, çok nadir olarak gelirler, “bambaşkaymışsın” dedirtirler ve insanı çok derinden etkilerler. İşte The Blind Side da o filmlerden biri. Benim gibi duygu yoksunu bir insanı bile neredeyse “mutluluktan” ağlayacak bir konuma getirdi bu film. Çok orijinal bir hikaye, çok güzel oyunculuklar ve karşınızda sizi hiç sıkmayan muhteşem bir film.

İşin ilginç yanı, ben bu filmi izlerken gerçek bir hikaye olduğunu bilmiyordum. Filmin sonunda “öeaaah abartııı” falan derken, jeton düşünce açtım ekşi’yi ve gördüm ki 100% gerçek bir hikayeymiş. Gerçekten insanın duygulanmaması mümkün değil.

Hakkında çok çooook uzun bir şey yazmak isterdim ama yazımı okuyarak vakit kaybetmek yerine açın filmi izleyin. Kendisi arşivimde “Forrest Gump”, “Star Wars” gibi yapımların yanında aldı yerini. Tereddütsüz 10/10 veriyorum. Ayrıca tekrar izlemek üzere sıraya alıyorum…

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags:

Leave a Comment

FAQ About Time Travel

Arınç önerdi de izledim şu boş cumartesi günümde. Çerez niyetine izlenebilecek, düşük bütçeli ve hoş bir film. Tam olarak eğlenebilmek için biraz “geek” kültürüne ihtiyaç var. Benimki tam olarak yetmedi açıkcası ama dediğim gibi gene de eğlenceliydi. 7.3 veriyorum kendisine.

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags: ,

Leave a Comment

Kendimi Kandıracak Değilim!

Ah evet, iddialı bir başlıkla giriş yapıyorum. Başlığın da hakkını vereceğim, hiç şüpheniz olmasın.

Pek çoğunuz bilir -evet insanların başına kakıyorum bunu-, “hedeflerim var, ortalama yapıcam, masterlara gidicem, büyük adam olucam ben!” gibisinden laflar etmekteyim. Açıkcası ilk dönem için bu lafların hakkını da verdim denebilir. Ufak bir şanssızlığı saymazsak, hayatımdan ciddi ciddi çok büyük ödünler vererek -çok olmasa da biraz- başarılı olduğumu söyleyebilirim.

İlk dönem nasıl başarılı oldum peki?

  • Yağmur, çağmur, fırtına dinlemeden okula gittim. Toplamda 2 ya da 3 derse girmedim, girdiğim her derste de bünyemin el verdiği kadarıyla o dersi dinlemeye çalıştım.
  • Ödevlerimi yaptım. “Optional” olan ödevlerimi bile yaptım. Ödevi yapmış olmak için değil, öğrenmek için yaptım.
  • Hoca veya ders seçmedim, önem sırası yapmadım. “Kimya ne işime yarayacak” demedim, tüm derslere gittim. “Fizikçiden bir şey anlamıyorum” demedim, “bir soru çözer de deftere yazarım, sınava çalışırken işime yarar belki” diye düşündüm, sabahın 9′u dinlemeden gittim.
  • Çok ders çalışmadım belki ama çok ders çalışmak için çabaladım. Günlük veya haftalık tekrar yapmasam da, sınav haftaları günde belki “bir” saat ders çalışabilmek için yaklaşık altı-yedi saat odada oturdum.
  • Sosyal hayatımdan ve hobilerimden ödün verdim. Sosyal hayatım çok renkli değildi zaten ama hayatımın en büyük gerçeklerini, mesela oyun oynamak gibi, bir kenara bıraktım ve onlardan uzak durdum.
  • Bildiklerimle yetinmedim. Sınava girerken 10 soruyu doğru çözüyorsam, 11.’yi doğru çözemediğimde üzüldüm. Asla kendimi sınava yeterince hazır hissetmedim. Bu hazırlıksızlık hissi sınavlara daima hazırlanma içgüdümü sürükledi.
  • Asla yaptıklarımdan memnun olmadım. Sınavda “top” yaptığım için sevinemedim. “Bu derste çok iyiydim, neden daha yüksek alamadım” diye kızdım kendime.

Şu yazdıklarımı şimdi şöyle tekrar bir okudum da, gerçekten ne kadar zor bir dönem geçirdiğimi unutmuşum. Şimdi her şey iyi güzel de, sanki bir eksik var. Başarılıyım, iyiyim tamam ama işin içinde huzur veya mutluluk yoktu. Evet, başarılıydım ama daima bir gerginlik, bir sinirlilik, bir karamsarlık hali hakimdi bende. Bunun ötesinde, hayatım yoktu. Ne dışarı çıkıyordum, ne de yapmak istediğim şeyleri yapıyordum. Bunlardan bu kadar ödün verirken bir de derslere çalışmam gerektiği kadar çalışmadığım için vicdan azabı çekip kendime eziyet ediyordum.

Birinci dönem konusunu kapatıyorum. İşler bu dönem tam dersine dönmüş durumda. Bugün çok ilginç bir olay yaşadım. Gece oyun oynamak için geç yatmıştım. Sabah alarmım çaldı ve uyandım. Kendi kendime yaptığım konuşmayı hala çok iyi hatırlıyorum:

-Hangi derse gitmen gerek Ayberk?

-Fizik.

-Gitsen bir şey anlayacak mısın?

-Hayır.

-O zaman devir popoyu, uykuya devam.

Gerçekten de bu konuşmadan sonra, aldığım kararı uyguladım ve uyumaya devam ettim. Bu kararımın geçen dönem uyguladığım şeylerin kaç tanesiyle çeliştiğini bulmak size kalmış. Bir diğer olay ise ilk vize notlarım. Diskrit matematik gibi bir dersten ortalama civarı bir not aldım ve gocunmadım. Daha da kötüsü, fizik sınavından muhtemelen ortalamadan bile daha düşük bir not alacağım, 50 puanlık kısmı direk boş bıraktım ama gene de hiç ama hiç umrumda değil. Çalışmıyorum, başarısız oluyorum ve önemsemiyorum. Şimdi diyebilirsiniz ki, “ulan iki derse gitmedin, iki tane sınava da çalışmadın diye dünya tersine döndü falan mı sanıyorsun? de get işine”. Belki kendinizce haklısınız ama beni düşündüren bir husus var. Tüm bunlar olup biterken geçen dönem hiç ama hiç hissetmediğim bir huzuru yaşıyorum. Akşam arkadaşlarımla oyun oynarken “gerçek” kahkalar atabiliyorum ve o sinirli gergin halimden uzaklaşabiliyorum.

Demek istediğim şey, ikinci dönem itibariyle farkında olduğum ama kaçındığım belli başlı gerçekler kendini iyice ortaya koymaya başladı. İlk dönem başarı için hayatımı bir kenara bırakmıştım. Eğer bunu yapmazsam, dört sene sonra mezun olduğumda pişman olacağımı düşünüyordum ama sanırım başarılı olmak uğruna hayatını kenara bırakma olayını sürdürebilecek kadar güçlü bir insan değilim. Yani bu dönem itibariyle çok net bir seçimin eşiğinde görüyorum kendimi: ya eskisi gibi güleceğim, eğlenebileceğim ve evet mutlu olacağım; ya da başarılı ama katlanılmaz hayatıma geri döneceğim.

Şimdi tam burda kimisi, “e olm zekiyim falan diye atıp tutuyorsun, hem oyununu oyna, hayatını yaşa; hem de dersine çalış başarılı ol” diyebilir. Buna verebilecek cevabım: “yapamıyorum”. Belki bu dediğiniz şey çok ama çok sevdiğim bölüm derslerim için geçerli olabilir-evet, çok seviyorum ve başarılıyım hala- fakat bir fizik dersini kendi hayatımı yaşarken “BA, BB” gibi bir not getirme şansım yok. Eğer varsa da ben göremiyorum, beceremiyorum.

Konu ben ve özellikle bu spesifik olay olunca ne söyleyeceklerim bitiyor, ne de söylemek istediklerim; fakat bu yazıyı da sonlandırmalıyım artık. Okuduklarınızdan da görüleceği üzere, artık kendimi kandıracak değilim. Başarılı olmak uğruna “miserable” bir yaşam sürebilecek kadar güçlü bir insan değilim ben. Yalnız kim bilir, bakarsınız dört sene sonra bu yaptıklarımdan dolayı pişmanlık duymam. Yani aslında, umarım duymam :p

Şimdi biraz HoN oynamam lazım, akşam da aksilik olmazsa Raid’e giricem. Vakit kalırsa da ödevimi yaparım.

Hoşçakalın.

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Comments (1)

Matematik Denen Bir Şey Varmış, O da Ne?

Çok sevdiğim bir “nerd atasözü” vardır: “There are only 10 kinds of people in the world: those who understand binary; those who don’t.” Ben de bugün yaşadığım olayla ilgili olarak insanları iki tipe ayırmak istiyorum: “Matematikten haberdar olanlar ve olmayanlar.”

Yaşadığımız olay Kozyatağı Carrefour’da gerçekleşti. Birkaç ufak iş ve hafif çaplı bir alışveriş için Carrefour’a gittik. Hasta olmamın ve üstüne bir de uzun süre ayakta kalmanın verdiği sonsuz huysuzlukla hadi yemeğe diye BK’ye gittik. Gittiğimizde yan kasada bekleyen iki tane aptal kız vardı. Tam kasiyer bizle ilgilenirken bir şeyler söylediler sonra kasiyer de söylediklerini onayladı, gülüştüler falan. Ne olup bittiğini anlamayan ben “e onlar bizden ondan önceydi, onların siparişini alabilirsiniz.” diye tüm iyi niyetimi sununca, o aptal kızların aptal bakışlarına mağruz kaldım. O huysuzluğuma rağmen efendi olmaya çalışmamın bedeli bu olmamalıydı. Herneyse, bu olaydan sonra “neyse” diye iç geçirdikten sonra siparişimi verdim. Asıl olay burda başlıyor ve ben yeni bir paragraf açıyorum.

Siparişi verdikten sonra arkadaşım “bana da aynısından” diyince fiyat iki ile çarpıldı normal olarak. Kasanın ekranında yazan fiyatı hala hatırlıyorum: “26.70 TL”. Öğrenci insanlar olduğumuzdan alman usülü yapıcaz tabii ki. Arkadaşa dönüp “ben yarısını karttan vereyim, gerisini sen nasıl istiyorsan öde” dedim. Her şey çok normal şu ana kadar. Sonra kasiyerin boş bakışlarını görünce bir de ona açıklama ihtiyacı duydum ve çok açık ve net şekilde şu cümleyi kurdum: “-kartı uzatarak- buradan yarısını çekiyorsunuz, gerisini arkadaş verecek”. Kasiyer elimden kartı aldı ve hiç beklenmedik bir soru sordu tam o anda: “Ne kadar yarısını?”. Benim bildiğim “yarım”ın(İngilizce: half, Fransızca: moitié, Almanca: hälfte*) tek bir anlamı ve her değişken için tek bir değeri vardır. Gelin görün ki bu kasiyer kızımız, bizim “nasıl ne kadar yarısı?” sorumuza utanmadan bir de “6 yarısı mı, 20 yarısı mı, ne kadar yarısı yani?” diye açıklamada bulundu. Bu açıklamadan sonra kızımızın anlamayacağından çok net şekilde emin olan biz ise “26.70′in yarısı, yani 13.35 çekeceksiniz” diyerek her şeyi çok daha net hale getirdik onun için. Bu yaptığımız açıklama ile yeni bir çığır açtığımıza inanıyorduk ve bu açıklama o kız için her şeyi çok daha açık hale getirmeliydi fakat olmadı.

Yaşadığımız komik olay, açıklamalarımıza rağmen “normal bir hal” almadı ve o kızımız “her şeye” rağmen benim kartımdan tamı tamına 26.70 TL çekmeyi başardı; fakat o olayın çok ilginç bir yanı yok, bu yüzden anlatmayacağım onu. Dönüp baktığımda ise, düşününce şöyle klişe bir şey söylemek uygun geliyor: “ne içtiysen aynısından istiyorum”. Çünkü bize bunları yaşatırken kafasının “yerinde” olması ihtimali benim bile içimi parçalıyor, kızın arkadaşlarını falan düşünemiyorum. Bana yazacak bir şeyler verdiği için de teşekkürlerimi ileteyim de telif hakkı falan patlamasın sonra, nolur nolmaz.

Görüşmek üzere.

*Bu çevirileri sozluk.net mi ne öyle bir yerden yapıştırdım. Tam doğru mudur değil midir bilmiyorum.

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags: , , , ,

Comments (2)

500 Days of Summer

Geç de olsa izledim. Yazacağım yazı spoiler içerebilir. Aman diyim. İzlemeyenler sadece ilk paragrafı okusun, sonrası için garanti vermiyorum.

Hikayemiz basit bir şekilde bir erkeğin bir kızı sevmesi, kızın erkeğimizi sevmemesi ama gene de yanında tutmak istemesi. Gördüğünüz gibi gayet olağan, günlük bir olayı filme konu etmişler. Konuyu işlemeyi de başarmışlar bence. Arada biraz sıkıldım diyebilirim belki ama güldüğüm eğlendiğim yerlerde oldu. Başarılı bir filmdi bence izlenebilir. 7.1/10 veriyorum. Soundtrack’i ise oldukça iyi.

Buradan sonrası muhtemelen bol spoilerlı-spoilerlı nedir-. Aklımda kalan yerleri ve buralar hakkında kendimce yorumları yazıyorum buradan itibaren.

İlk olarak şunu söylemek istiyorum. Filmin başında çok sıradan da olsa aşık olmanın kademelerini çok güzel sergilemişler. Onu insanüstü bir varlık olarak görüyor, söylediklerinden ve hareketlerinden saçmasapan anlamlar çıkartıyor ve en önemlisi ise “hiç şansım yok, bana bakmayacak bile” gibisinden ümitsizliğe kapılıyor. Bu kadar net ve basit anlattıkları için teşekkür ediyorum.

İkinci olarak aklımda kalan şey, bu tom’un arkadaşlarının aşkı falan tanımladıkları kısım. Ordaki grunge tipli arkadaşı hayalindeki kadını anlatıyor. Daha sonra ise “Robin hayalimdeki kadından bile daha iyi” diyor. Bunu söyleyebiliyor gerçekten. Ayrıca şunu da ekliyor: “En azından o gerçek”. Vaooov.

Şimdi ise kızın hal ve hareketlerine gelmek istiyorum. Allah belanı versin. Şimdi belki birileri “ama kız en başından beri erkek arkadaş istemediğini söylüyorrrr” diyebilir. Beni ilgilendirmez efendim. Karşısındakinin kendine neler hissettiğinin farkında değil mi? Madem çok biliyordu, hiç öyle takılmasaydı da, geri adım atsaydı. Kendi mutluluğu ve tatmini için o çocuğa böyle davranmak da neyin nesi? Ayıp ulan. Çocuk “bence biz çiftiz” dediğinde, çocuğun o hallerine rağmen çocuktan uzaklaşacak cesareti bulamıyor kendisinde. İnsan bu kadar bencil olmamalı.

Konuyu değiştirmiyorum ama yeni paragraf açıyorum okunabilirlik açısından-bunu sürekli yapıcam-. Direk olarak düğün sahnesine gelmek istiyorum. İnsan insana yapmaz bunu arkadaş. Karşındakinin sana olan hislerini bile bile bunu yapman duygu istismarından başka bir şey değildir. “Expectations-Reality” karşılaştırması bu açıdan çok hoş olmuş. Gerçekten o düğünden sonra başka bir şey beklemek saçma olurdu. Saçma olurdu çünkü kız çocuğun neler hissettiğini biliyor. Ah sinirlendim.

Filmin başlarında gösterilen ayrılma sahnesini hatırlayınız. “Tom dont go, you are still my best friend!”. Direk argo olaraktan “sana bir, best friend’ine iki” demek istiyorum. “Senin beni sevdiğini biliyorum, fakat sana arkadaş olarak ihtiyacım var o yüzden hissettiğin şeylere ihtiyacım var, yanımda kal lütfen.” Oldu canım. Ha bir de, evlenmişsin, çoluğa çocuğa karışcaksın gene de gelip o adamın elini tutuyorsun ya, sana diyecek lafım yok.

Son olarak da diyorum ki “karaoke”ye gittiğinizde unutmayın ki yapılan hareketler, söylenen şarkılar, atılan bakışlar, jestler falan her bir şey yalan. Anlık gazlar ve ortamın sıcaklığıyla yapılmış şeyler. İnanmayın bunlara.

Hoşçakalın.

Share it:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Twitter
  • MySpace

Tags:

Leave a Comment